“Akıntıya karşı kürek çekmek zorunda kalmak…”

“Ursula LeGuin, kendi ‘erkek zihni’nin anlaşılması daha güç bir haliyle cebelleşmesini şöyle anlatır: Erkek yazarlar anima’larının kadın cinsindeki Esin Perisi’nin, Yaratıcı Ruh’un eserlerindeki elzem rolünün yeterince farkındadır. Benim durumumdaysa Yaratıcı Ruh kadından ziyade erkek ama daha derinlere inildiğinde ikisinin de özelliklerini gösteriyor. Neden daha çok kadınları değil de erkekleri yazıyorum diye düşündüm elbette, muhtemelen animus’um kendini ifade etmenin bir yolunu arıyor… İçinde yaşadığım toplumun ‘kadınsı’ gördüğü, hayatımın yazmayı içermeyen kısmında kendini kısıtlanmış buluyor… Erkek odaklı bu iş alanında çalışan bekâr veya çocuksuz kadınlar… Çoğunlukla kadınlar hakkında yazarak bu dengeyi yakalayabilir…”

Feminist edebiyatın keskin kalemlerinden biri olan (ABD, 1937-2011) Joanna Russ (Minotor Kitap / S. Melis Baysal çevirisi) “Yazmak Yasak: Bastırılan Kadın Yazını” adlı kitabında bu güzergâhtan salar selamını ve devamında da yine sevdiğimiz başka bir yazara pası atar: “Virginia Woolf her zamanki açıklığıyla bu meseleyi şöyle tanımlar: Kadınların değerleri sıklıkla [erkeklerin] değerlerinden epey farklı; doğal olarak böyle bu. Gelgelelim erkeklerin değerleri hüküm sürüyor. Kabaca söyleyecek olursak, futbol ve spor ‘önemli’dir, modaya hayran olmak ve kıyafet satın almaksa ‘önemsiz’. Ve bu değerler de kaçınılmaz olarak hayattan alınıp kurmaca metinlere taşınır. Savaşı ele aldığı için önemli bir kitap bu, diye düşünür eleştirmen. Bu kitapsa önemsiz çünkü misafir odasındaki kadınların hislerini ele alıyor. Savaş meydanında geçen bir sahne bir mağazada geçene kıyasla daha önemlidir…”

Mesela, bilimkurgu edebiyatı 1950’lerde erkeklerin tekelinde ilerleyen bir yolculuk arz ederken, başta Joanna Russ ve Ursula K. LeGuin olmak üzere pek çok kadın yazar bu anlayışı, algıyı alaşağı edebilmek ve dönüştürebilmek adına çok çaba sarf edenlerdendi. Ve sonucunda da feminist bilimkurgu ve fantastik edebiyat onların emekleriyle bugünlere geldi. Bu örnek sadece işin edebiyat ayağıydı! Mevzu çok eski yani, Adem’le Havva’dan başlayan bir hikâye diyelim biz kısaca!

Gelin, şimdi kadrajımızdaki görüntüyü “bugüne” çevirelim! İstanbul Kültür Sanat Vakfı (İKSV) 50. yıldönümünde, Kültür Politikaları Çalışmaları kapsamında 10. raporunu yayınladı… Bu yıl, “Kültür-Sanat Dünyasında Toplumsal Cinsiyet: Tartışmalı Konular, Yapısal Sorunlar, Çözüm Önerileri” başlığıyla hazırlanan rapor, İKSV’nin üç yıllık stratejik planının da kalbinde yer alan toplumsal cinsiyet eşitliğini odağına alıyor. “Bu elbette bir tesadüf değil” diyen yürütücü ekip şöyle devam ediyor: “Türkiye’den ve dünyadan kadın hakları alanında yükselen sesleri daha güçlü duymaya başladığımız 2022, aynı zamanda Birleşmiş Milletler’in 1977 senesinde dünyada bir kadınlar günü ilan etmesinin de 45. yılı… Yaratıcı sektör bileşenleri olarak sahip olduğumuz iletişim potansiyeli ile şimdi, dünyanın dört bir yanında kadınların yarattığı ivmeye güç verme, elde edilen kazanımların üzerine yenilerini inşa etme ve toplumsal cinsiyet eşitliğinin mümkün olduğu bir gelecek oluşturma fırsatına sahibiz. Bu nedenle, İKSV Kültür Politikaları Çalışmaları departmanı 10. raporunda ‘Kültür-Sanat Dünyasında Toplumsal Cinsiyet Eşitliği’ konusuna odaklanıyor.”

Biz de bu araştırmanın / çalışmanın / raporun baş emektarlarından İstanbul Bilgi Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Itır Erhart ve İKSV Kültür Politikaları Çalışmaları Direktörü Özlem Ece ile incesinden ama derinliği ‘kadınların tarihine’ ve aslında tam da bugünün jargonuna yaslanan uzun bir söyleşi gerçekleştirdik. Hazırsanız, başlıyoruz ama öncesinde, güne yakışır fonumuzu da es geçmeyelim: “I’ve got life / I’ve got my freedom… / And nobody’s gonna take it away” diyen Nina Simone’un (1968 çıkışlı, ‘Nuff Said’ albümünden) “Ain’t Got No, I Got Life” şarkısı…

“Çözüm sürecinin bir parçası olmak istedik”

· Sondan başlayalım isterim. Her birimizde iki tür bilinç olduğunu belirten Fransız Sosyolog Emile Durkheim şöyle devam eder: “Birincisi, tümüyle grubumuzun ortak bilinci olup bizim kendimiz değil, bizde yaşayan ve bize etki eden toplumdur. Diğer bilinç ise, bizi kendimize özgü ve başkalarından farklı kılan, bizi birey kılan bilinçtir. Benzerliklerden doğan dayanışma, ortak bilinç bizim tüm bilincimizi tamamen kaplayıp her noktada onunla çakıştığı zaman en yüksek noktasında bulunur. Ama o noktada bizim bireyliğimiz hiçe inmiş olur. Bireylik, ancak topluluk bizde daha az yer tuttuğu zaman doğabilir.” Bugün 2022 yılı itibariyle pandemi gerçeğini de ortalayarak; ‘birey’, ‘toplum’ ve ‘sanat’ı nasıl görüyorsunuz ya da tüm bu yaşananlardan sonra bu kavramları toplayınca ortaya çıkardığı fotoğrafı nasıl tariflersiniz?

Itır Erhart: Kriz dönemlerinde, savaşlarda bizi ortak paydada buluşturan, iyileştiren, bize umut veren sanat olmuştur hep. 1942’de Leningrad kuşatma altındayken yapılan (Rus besteci) Dmitri Şostakoviç’in “7’nci Senfonisi”nin prömiyerini düşünelim mesela. Hastalıktan ve açlıktan ölen orkestra elemanlarının anısına boş koltuklar yerleştirildi, salon mum ışıklarıyla aydınlatıldı ve konser gerçekleşti; hoparlörle de tüm kente yayıldı. Kimilerine göre savaş işte o gün kazanıldı. Pandemide de çoğumuzu hayata ve birbirimize bağlayan sanat olmadı mı? İngiliz oyuncu Andy Serkis’in 11 saat boyunca, tüm karakterleri canlandırarak, “The Hobbit” romanını okuması, (İtalyan tenor, besteci) Andrea Bocelli’nin “Music for Hope” konseri, İstanbul Tiyatro Festivali’nin çevrimiçi gösterimleri, dijital arşivlerin açılması… Kimimiz uzun zamandır kutusundan çıkarmadığı kemanını eline aldı, kimimiz kurumaya başlayan yağlı boyalarını çıkardı, kimimizse çevrimiçi dans derslerine yazıldı. Sanata tutunduk, sanattan beslendik, sanattan güç aldık.

Özlem Ece: Pandeminin dünyayı alt üst ettiği dönemden aklıma kazınan bir karede, İtalya’da balkonlarından şarkı söyleyen insanlar var. Oturduğum yerden bu videoları izlerken, sanatla kurulacak bağlara ne kadar çok ihtiyacımız olduğunu bir kez daha hissettiğimi hatırlıyorum. Sınırlar da kapansa, hepimiz evlere de çekilsek kültürlerarası etkileşim kültür ve sanat sayesinde kendine akacak bir kanal buluyor; bunu her şeye rağmen umut verici buluyorum.

· Gelelim, İKSV’nin kültür politikaları çalışmaları kapsamında hazırladığı ve röportajımızın da öznesi olan rapora… Pek çok ülkede bu tarz çalışmalar yapılıyorken, maalesef Türkiye’de böylesi bir arşivlik hemhal yok; bu bakımdan da bu çalışmayı kıymetli buluyorum! Öncelikle yeni tanış edeceklere raporun oluşturulma amacından, içeriğinden ve değindiği başlıklarından bahseder misiniz?

Itır Erhart: Türkiye’de her alanda olduğu gibi, kültür-sanat ekosisteminde de cinsiyet eşitsizliği olduğunu gözlemleyebiliyoruz. Ancak çözüm önerilerinde bulunmak, politika geliştirmek için mutlaka sistematik veri toplamak, mevcut durumu tanımlamak ve analiz etmek gerekiyor. Biz de bu raporla bunu yapmaya çalıştık aslında. Türkiye, ücretsiz işe ayrılan zaman bakımından en yüksek cinsiyet eşitsizliğine sahip ülkelerden biri. Bunun kültür-sanat sektöründeki yansımalarını, kadınların diğer sorumluluklarının profesyonel yaşama etkisini görmek istedik örneğin. Kadınların “erkek olmadıklarından dolayı” ne tür dezavantajlar yaşadıklarına, ayrımcılığın, tacizin ve mobbing’in boyutlarına, şiddete maruz bırakılanların ne yaptığına, nerelere başvurduğuna dair veri topladık.

Özlem Ece: Hep ihtiyacımız olan bu tartışmayı İKSV’nin 50. yılında ve 10. kültür politikaları raporumuz vesilesiyle yapabildiğimiz için ben de mutluyum. Bu konuyu şimdi ele almayı önemsiyorum, çünkü Şirin Tekeli’nin “kapsayıcı, kucaklayıcı ve dinamik feminizm anlayışı”ndan yola çıksak da, Itır’ın da bahsettiği gibi mevcut eşitsizlikleri kapamak için hâlâ birkaç yüzyıl geride olduğumuz aşikâr. Bu rapor vesilesiyle toplumsal cinsiyet eşitliği gibi temel bir meseleye kültür politikaları perspektifinden baktık. Bu yolda eşitsizliklerin kök nedenlerini anlamak ve çözüm sürecinin bir parçası olmak istedik. İKSV olarak üç temel amacımızdan biri Türkiye’de kültür politikalarının geliştirilmesine katkıda bulunmak; bu vesileyle kültür-sanat sektörünün daha eşitlikçi bir yerden yeniden yapılanmasına katkıda bulunabilirsek ne mutlu bize!

“Umutlu olmak için her zaman sebep var!”

· Odağına “Kültür – Sanat Dünyasında Toplumsal Cinsiyet Eşitliği”ni alan raporu, kültür sanat sektöründen / ekosisteminden üç temel özneye bağlayarak genişletiyorsunuz; “müzik”, “tiyatro” ve “sinema”… Ki sektör geniş, mesela neden bu üç sektör? Ve bu özne ve başlıkları oluştururken, içeriklerini maddelere ayırırken hangi güzergâhlarda; neleri, kimleri ve ne tür adresleri öncelikli sıraya aldınız?

Itır Erhart: Evet, sektör çok geniş. Biz raporda en fazla istihdam sağlayan üç sektöre yer verdik. Farklı ülkelerde alanda yapılmış çalışmaları incelediğimiz literatür taraması ve masa başı çalışmasından sonra nitel ve nicel veriyi birlikte inceleyen, toplumsal cinsiyet eşitliği olgusuna farklı perspektiflerden bakan karma bir araştırma tasarısı yaptık. Sektörün kadın profesyonelleriyle 18 yarı-yapılandırılmış görüşme, LGBTİ+ sanatçılarla bir odak grup görüşmesi ve 157 sektör çalışanı kadının katıldığı bir çevrimiçi anket yapıldı. Veri analizi sürecinde de örneklemden elde ettiğimiz nicel ve nitel verileri karşılaştırmalı olarak inceledik ve bulgulara raporda yer verdik. Bunun yanı sıra sahadan eşitliğe, kapsayıcılığa odaklanan hikâyeler derledik ve rapora ekledik.

· Gazeteci Nicholas D. Kristop ve yazar – akademisyen Sheryl WuDunn “Why Women’s Rights Are the Cause of Our Time” (Kadın Hakları Neden Günümüzün Esas Konusudur) başlıklı yazılarında şöyle söylüyorlar: “19. yüzyılda, en önemli ahlaki tehdit, kölelikti. 20. yüzyıldaki, totaliterlikti… Bu yüzyılda ise dünyanın her yerindeki kadın ve kız çocuklarının acımasızca örselenmesidir.” Peki, sizler, kendi kişisel hayat hikâyenizi fener yaptığınızda, bu raporda en çok şaştığınız, “bu da varmış” dediğiniz ve sonucunu gördüğünüzde de “garip” bulduğunuz ya da eksi / artı penceresinde nelerle karşılaştınız? Ayrıca raporun, sahne arkasındaki emeğinin sürecinden de bahseder misiniz?

Itır Erhart: Kadın sanat üreticilerin halen tüm sorumluluklarından bir süreliğine uzaklaşabilecekleri, kapısını kapatıp yazabilecekleri, pratik yapabilecekleri bir odaları olmadığını söylemesi; baskılar nedeniyle, bazen de olası sonuçlarından çekindikleri için, taciz ve mobbing’e uğradıklarında susmayı, görmezden gelmeyi, ortamdan, projeden ayrılmayı tercih edenlerin olması beni şaşırttı… Öte yandan, meslek örgütlerine, sendikalara, platformlara, ilgili sivil toplum kuruluşlarına başvuranların, hukuki destek için de sendikalar, gönüllü hizmet veren avukatlar ve dayanışma ağları ile iletişime geçenlerin oranının %50’den fazla olması beni olumlu anlamda şaşırttı ve çabaların sonuçsuz kalmadığına işaret ettiği için umutlandırdı. Raporda çok kişinin emeği var tabii. Araştırmanın tasarlanmasından yürütülmesine tüm süreçte İKSV Kültür Politikaları Çalışmaları departmanının Araştırma Koordinatörü Dr. Can Sezgin ile birlikte çalıştık. Veri toplama sürecinde GfK araştırma şirketinin ekip üyeleri Hande Diker ve Berçem Demirel bize destek verdi. Masabaşı verilerinin ve sahadan hikâyelerin toplanmasında İstanbul Bilgi Üniv.’nden 10 öğrencim yazım sürecinde mezunumuz Mert Ofluoğlu katkı sundu. Prof. Dr. Hande Eslen-Ziya raporu okuyup geri bildirim verdi.

Özlem Ece: Ben de bu rapor fikri üzerinde kafa yorduğum yaklaşık 1,5 yıl boyunca sürekli istişare ettiğim WOW – Dünya Kadınlar Festivali Küratörü ve British Council Türkiye Sanat Direktörü Esra A. Aysun ile WOW İstanbul Danışma Kurulu’nda birlikte çalıştığımız, hepsi birbirinden zihin açıcı tüm sektör profesyoneli kadınlara selam etmek isterim. Toplumsal cinsiyet eşitliği gibi çok boyutlu ve yakıcı bir meseleyi, 19 yıldır içinde bulunduğum sektörün dinamiklerini değiştirebilecek şekilde nasıl ele alacağımızı düşünmek, benim açımdan oldukça zenginleştirici bir deneyimdi. Raporda beni en çok etkileyen verilerden biri şuydu: Araştırmaya katılanların %81’i iş hayatlarında toplumsal cinsiyet eşitliğinin sağlanmadığını düşünüyor ve sektör çalışanı kadınların %52’si cinsiyete dayalı ayrımcılık yaşadığını belirtiyor. Sadece bu iki bulgu bile, işe bu zor meseleyi görünür kılarak başlamanın ne kadar isabetli olduğunu anlatmıyor mu? Bu zor konuları daha derin şekilde tartışmaya açmak için bu somut verileri görünür kılmamız şart… Diğer yandan araştırmaya katılan herkesin büyük bir açık yüreklilikle ve yüksek sesle fikirlerini paylaşma cesareti ise bana değişime hazır olduğumuzu bir kez daha gösterdi. Bazı veriler ne kadar sinir bozucu olsa da, umutlu olmak için her zaman sebep var!

“Doğduğumuz gün bize bir cinsiyet atanıyor”

· “Sıradan olan şey, suçlunun otoriteye boyun eğiş tarzlarıydı. Üzücü olan gerçek şu ki, gaddarlıkların çoğunu yapanlar, hayatlarında hiçbir zaman bilinçli olarak iyi ya da kötü olmayı seçememiş insanlardı. Nazilerin çoğu çocuklarına düşkün babalar, müzikseverler kişilerdi. Ürkütücü olan onların normalliğidir. Kötülüğün sıradanlığı budur işte,” der (siyaset bilimci) Hannah Arendt… Bu cümlelerden yola çıkarsak raporun sonucunda; peki, bu olan biten bize ne yapmıştı ve biz bu olan bitende nasıl bir pay sahibiydik sizce?

Itır Erhart: Toplumsal cinsiyet rollerini, beklentilerini hepimiz yeniden üretiyoruz bir bakıma ve normalize olmalarına, içselleşmelerine katkı sunuyoruz. Kadının çocuğun bakımından sorumlu olduğuna dair yaptığımız bir yorum, bir kız çocuğuna aldığımız oyuncak, bir dizide şiddetin meşru gösterilmesine, aşkın şiddetle ilişkilenmesine vermediğimiz bir tepki bizim bu olup bitendeki payımız bir bakıma. Raporu, özellikle de çalışanların sözlerini okurken kendimizle de yüzleşiyoruz bir bakıma. Uğradığımız psikolojik şiddeti nasıl görmezden geldiğimizi hatırlıyoruz belki; belki ayrımcılığı zihnimizde nasıl olağanlaştırdığımızı. Bir yandan da çözümün parçası olabileceğimi görerek umutlanıyoruz aslında.

· “Kimilerinin kutsal ‘yaşam hakkı’ adına öldürdüğü bir dünyada yaşıyoruz… İnsan bedeni organlara, sıvılara ve genetik kodlara parçalandığında, toplumsal cinsiyete dair kimliğe ne olmaktadır?” diye sorar filozof Rosi Braidotti “İnsan Sonrası” adlı kitabında. “En önemli eserim hayatımdır” diyen Simone de Beauvoir’ın “İkinci Cinsiyet” kitabındaki sorular ise -bugünü- düşündüğümüzde manidardır: “Bir insan varlığı kadınlık durumunda kendini nasıl gerçekleştirebilir? Ona açık olan yollar hangileridir? Bu yollardan hangileri onu çıkmaza sokar? Bağımlılık içinde bağımsızlığa nasıl ulaşılabilir? Kadının özgürlüğünü kısıtlandıran koşullar nelerdir ve onların ötesine geçebilir mi?” Raporda gördüğüm (Virginia Woolf’a da selam olsun!) kadınların, kendilerine ait bir odası olmamasını bir kenara bırakın, düşünce biçimlerinin diline yansıması, bir anlamda erk’in dili üzerinden benliklerini ifade ediş hemhallikleri; bu bağlamda çarpıcı sonuçlar çıkmış raporda. Braidotti ve Beauvoir’ın ışığında sizin yorumunuz ne olur?

Itır Erhart: İnsan bedeni organlara, sıvılara ve genetik kodlara parçalandığında, toplumsal cinsiyete dair kimlik de ikili cinsiyet sistemi de yok olur bana sorarsanız. Doğduğumuz gün bize bir cinsiyet atanıyor, sonra bu atanmış cinsiyete uygun olarak büyütüyor etrafımızdakiler bizi; saçımız ona göre kesiliyor, ona göre kıyafetler, oyuncaklar alınıyor… Bunların olmadığını düşünün! Bu durumda ne kadar özgür ve kendimiz olabileceğimizi. Evet, Beauvoir’a da Woolf’a da atıfta bulunuldu görüşmelerde. “İkincil olmak”, “yardımcı olmak” diye tanımladı bazı katılımcılar kadın olmayı. Ancak biliyoruz ki tüm bunların ötesine geçmenin ilk adımı farkında olmak. Teknik alanlarda, yönetici pozisyonlarında kadınları görmememizin nedenini “kadının doğasında” değil, toplumsal cinsiyet rollerinde aramak. Sonra dayatılan rolleri kabul etmemek, örgütlenmek, konuşmak, tepki vermek. Katılımcılardan tüm bunları duyduk.

Özlem Ece: Kültür, sadece sanat ve edebiyatı değil yaşam biçimleri, inançlar ve gelenekleri de kapsayan, bütüncül bir olgu. Dil de kültürün kuşaklar boyunca aktarımındaki en önemli araçlardan biri. Eril dil, toplumsal cinsiyet eşitliğinin önündeki en önemli engellerden biri… Düşünme biçimimizi yansıtıyor. “Atasözleri” veya deyimlerle ya da argoyla kendine güçlü bir zemin buluyor, önyargıların beslenmesine neden oluyor. Kültür – sanat sektöründe de değişimin önce dilde başlayacağına, sonra diğer tüm kanallara yayılacağına inanıyorum.

“Kadınların istihdama katılımı çok düşük”

· Bugünlerde belleğimi havalandıran Susan Sontag’ın cümleleriyle soruma geçiş yapmak isterim: “İşte, sonu gelmeyen bir modern senaryo: Kıyamet yaklaşır… ve bir türlü gerçekleşmez. Ama yaklaşmaya devam etmektedir… Kıyamet artık uzun süren bir televizyon dizisidir: ‘Kıyamet Şimdi’ değil, ‘Kıyamet şu andan itibaren’. Kıyamet, artık, gerçekleşen ve gerçekleşmeyen bir olay haline gelmiştir.” Yine rapora göre, kadınların iş dışındaki sorumluluklarıyla ilgilenme oranı arttıkça yönetici pozisyonlarında bulunma ihtimalleri düşüyor, kadınlar sıklıkla, “sansür ve otosansür”, “akıntıya karşı kürek çekmek zorunda kalmak” ve “dışlanmak” gibi sorunlarla karşı karşıya kaldıklarını söylüyor. Ankete katılan kadınların yüzde 63’ü “erkek olmadığı için” ayrımcılığa uğradığını düşünüyor. “Taciz veya mobbing ile karşılaştığımda ne yapmam gerektiğini biliyorum” diyenlerin oranı yüzde 63. “Ayrımcı davranışlara karşı nasıl bir tutum izlediniz?” sorusuna, “İş yerinden ayrıldım”, “Bırakıp gittim” benzeri cevap oranı oldukça yüksek… Gibi daha pek çok çarpıcı veri var raporda. Okurlar rapora bakacaklardır ama öncesinde dikkatlerini çekmek istediğiniz mevzuları sizden duymak isteriz?

Itır Erhart: Siz çok güzel özetlediniz gerçekten. Bunlara ek olarak her üç sektörde de kadın ve erkeklerin cinsiyet temelli görev dağılımları olduğu görebiliyoruz. Ses, ışık tasarımı, görüntü yönetmenliği, kurgu gibi teknik alanlarda neredeyse hiç kadın yok; yönetmen ve yazarlara baktığımızda da kadınların sayısı, erkeklere oranla, çok az. Kadınlar, özellikle de “erkek işi” olarak kodlanmış alanlarda ciddiye alınmak için çok daha fazla çaba göstermeleri gerektiğini ifade ediyor. Bulgularımız kadınların kendi aralarında da eşit olmadığını gösteriyor. Örneğin, trans kadınlar, ileri yaştaki kadınlar, sahnenin arkasındaki kadınlar, başörtülü kadınlar daha fazla ayrımcılığa maruz bırakılıyor.

· Raporda anketteki bazı soruları ben de size sormak isterim: “Toplumsal cinsiyet eşitliği sizce nedir? Türkiye’yi cinsiyet eşitliği bağlamında nerede görüyorsunuz? Sizce Türkiye’de erkek olmamak ne demek? Kadınların profesyonel gelişimine yönelik dâhil olduğunuz destek ağları / STK’lar var mı? (Ayrımcılık, taciz, şiddet) Böyle bir durumla karşılaşırsanız nereye / kime gitmeniz, ne yapmanız gerektiğini biliyor musunuz? Ayrımcılık en çok nerede, nasıl yaşanıyor?”

Itır Erhart: Türkiye toplumsal cinsiyet eşitliği açısından iyi bir noktada değil maalesef. Erkek olmamak söz sahibi olmamak, çocuk yaşta zorla evlendirilmek, fiziksel, psikolojik, cinsel şiddete maruz bırakılmak, haklardan tam ve eşit olarak yararlanamamak anlamına geliyor. Kadınların istihdama katılımı çok düşük… Özel alana dair sorumluluk neredeyse tamamen kadının üzerinde… Kadınlar siyasette neredeyse yok… Yönetici pozisyonlarında, yönetim kurullarında çok az temsil ediliyor. Dizilerde, reklamlarda çoğunlukla özel alanda, eş ve anne olarak temsil ediliyorlar. Büyük çoğunluğu çalışmıyor, çalışanların önemli bir bölümü de babalarına, eşlerine ait “holding”lerde, önlerindeki sayfalara imzalar atarken görülüyor. Böylece cinsiyet rolleri ve stereotipler yeniden yeniden üretiliyor. Bununla birlikte çok sayıda meslek örgütü, destek ağı ve sivil toplum kuruluşu da eşitlik için çalışıyor: Susma Bitsin Platformu, Oyuncular Sendikası, Cinsel Şiddetle Mücadele Derneği, Yanındayız Derneği, YenidenBiz, Kagider, Uçan Süpürge bunlardan yalnızca birkaçı.

Özlem Ece: Bütün bu tespitlere katılıyor ve şunu eklemek istiyorum. Bu alanla az çok temas etmiş herkes çok iyi bilir ki, sanatın kitlelere ulaşmada olağanüstü bir iletişim potansiyeli var. Umarım, alanda uzun zamandır hak mücadelesi veren tüm bu oluşumlara, müziğin, edebiyatın veya sinemanın diliyle güç verebilir; üzerinde durduğumuz zemini hep beraber genişletebiliriz.

“Önemli olan bir kutup yıldızımızı belirlemek”

· Sizce öncelikli görev kimlere düşüyor? Ayrıca T.C. tarihinde ne yazık ki kültür sanat politikaları hem devlet hem de sanatı icra ve takip edenleri tarafından -bırakın geliştirmeyi bir disiplin oluşturulamamışken- sunduğunuz çözüm önerilerinin bu yüzyıllık sancıyı az da olsa dönüştürebileceğini ve sonrasında da sektörün bilinçli bir şekilde uygulamaya geçebileceğini düşünüyor musunuz ya da inanıyor musunuz?

Itır Erhart: Cinsiyet eşitliğini sağlamak, daha kapsayıcı bir kültür sanat ekosistemi yaratmak için sektörün paydaşları olarak hep birlikte çalışmamız gerekiyor. Bu nedenle de raporun sonunda tüm paydaşlara yönelik öneriler bulunuyor. Örneğin, ana karakteri kadın olan senaryolar, oyunlar yazılmasını, metinleri toplumsal cinsiyet eşitliği perspektifinden değerlendirebilecek uzmanlarla çalışılmasını öneriyoruz. Seyirciler de ayrımcı içeriklerle karşılaştıklarında tepki verebilir, dönüşüme katkı sağlayabilirler. Kurumların cinsiyet eşitliği ve kapsayıcılık politikaları geliştirmesi, sanatsal ve idari tüm süreçlerde toplumsal cinsiyet eşitliğini gözetmesi, kadın yönetmen, yazar, orkestra şefleri ve yöneticiler için alanlar açması, cinsiyet eşitliğini sağlamaya, kişisel ve mesleki gelişime yönelik ücretsiz eğitimler, atölyeler tasarlaması, okulların öğrencilere dış görünüşten, cinsiyetten bağımsız olarak istedikleri karakterleri okuyabilmeleri, oynayabilmeleri için alan açması, tüm meslek örgütlerinim cinsiyet eşitliği takip komisyonları kurması, bu komisyonların düzenli raporlama yapması, mevzuata yönelik iyileştirmeler ve yasal düzenlemeler için uzun soluklu çalışmalar yürütülmesi, büyük kentler dışında yaşayan kadın sanatçılara ve kültür profesyonellerine özel hibe programları geliştirilmesi önerilerimiz arasında yer alıyor. Ben hep birlikte sistematik dönüşüm sağlayacağımıza dair çok umutluyum. 15 yıl önce, Adım Adım’ı kurduğumuzda ve Türkiye’de bağışçılık kültürünü, sivil toplum ekosistemini dönüştürmek için yola çıktığımızda da çok umutluydum. Önemli olan bir kutup yıldızımızı belirlemek. Bizim ki daha eşit ve kapsayıcı bir kültür sanat ekosistemi yaratmak. Hepimiz bu kutup yıldızına bakarak aksiyona geçtiğimizde sistem dönüşecektir.

Özlem Ece:İKSV’nin Kültür Politikaları Çalışmaları kapsamında yayımladığımız her rapordan sonra sektörden gelecek önerilere kulak kabarttığımız bir döneme giriyoruz. Bu tartışmaları ileriye taşıyacak çalışmalara fikren katkı sunmaya her zaman açığız, sizin aracılığınızla yineleyeyim. Raporda dile getirilen önerileri Itır itinayla özetlediği için, ben de kurumsal olarak toplumsal cinsiyet eşitliği yolunda attığımız adımlardan biraz bahsedeyim. İstanbul Film Festivali’nin “Çiçek İstemez” bölümünde baskılara boyun eğmeyen, kendi yolunu çizen, kendi ayakları üzerinde duran kadınların hikâyeleri bir araya geliyor. İstanbul Müzik Festivali 2018’den beri yürüttüğü “Yarının Kadın Yıldızları” projesiyle, genç kadın müzisyenlere kariyerlerinde destek oluyor. İstanbul Caz Festivali, müzik festivallerinde %50 cinsiyet dengesini gözeten Keychange programında yer alıyor. Sanatçı ve küratörlerinin %55’inin kadın olduğu İstanbul Bienali, cinsiyet eşitliğinde dünya bienalleri arasında ikinci sırada yer alıyor. İstanbul Tiyatro Festivali “Bu İşte Bir Kadın Var” bölümüyle sahne sanatları alanında kadın üretimini daha da görünür kılmayı amaçlıyor. İKSV Alt Kat’ta, bu yıl ilk kez düzenlenen ve genç kadınların ve kız çocuklarının sanat yoluyla güçlenmesini amaçlayan WOWsers programına evsahipliği yaptık. Ayrıca, kapsayıcı, adil, eşitlikçi ve çeşitlilikten beslenen bir kurum kültürü oluşturmak için benimsediğimiz “İKSV Toplumsal Cinsiyet ve Fırsat Eşitliği Politikası”, Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nde tanımlanan temel haklara, BM Kadının Güçlenmesi İlkeleri’ne (WEPs) ve Uluslararası Çalışma Örgütü’nün (ILO) ilgili kararlarına dayanıyor ve tüm yönetici ve çalışanlarımız için bağlayıcı bir nitelik taşıyor. İKSV olarak, bu politika metninde listelenen ilkelerin iş ortaklarımız, hizmet aldığımız kurumlar ve organizasyonlarda konuk edilen sanatçılar tarafından da benimsenip uygulanmasını talep ediyoruz. Bütün bu çabaların dönüşüm yolunda ilham vermesi ise en büyük dileğimiz. 
 

· Raporu okuduktan sonra us’umda dolanan, Montaigne’in, “Herkes alışık olmadığı şeye barbarlık der” sözüydü. Peki, sizin rapor öncesinde, masaya oturduğunuzda ve sonrası çıkan sonuçlarında, fonunuzu ve us’unuzu karıncalandıran ne(ler) vardı?

Itır Erhart: Başlarken benim usumda dolanan yalnızca eşitsizliği değil, iyi hikayeleri, çözüm yollarını da anlatmak, umut vermek, aksiyona davet edebilmekti. Rapor tamamlandıktan sonra gelen tepkiler, geri bildirimle ile birlikte bir sonraki adımların heyecanı sardı beni.

· Sanat eleştirmeni Sylvere Lotringer, “Sanat sahip olduğu ayrıcalığı tümüyle yitirdi… Artık sanat, girdiği her yerin şeklini değiştirmekte, metastazlaştırmakta serbesttir -ekonominin, medyanın, siyasetin mutlak metalaşması karşısında, sanat bu nedenle hâlâ şaibeli bir ayrıcalık iddiasında bulunuyor” der ve parantez içini şöyle tamamlar: “Sanat, onu tüketim denen bulaşıcı hastalıktan sözümona koruyan dev bir balonun içine kapanmaya çalışmaktadır. Oysa tüketim, bir hastalık gibi, onun da içine sızmıştır.” Dünyaya baktığımızda yaşam mesaisi pek de olumlu değil gibi, bu boyuttan bakınca Lotringer’in tanımına sizin yorumunuz ne olur?

Itır Erhart: Sanat ve oyun olmasa karanlık dönemleri, salgınları, savaşları, krizleri atlatamazdık; ne bireysel ne de toplumsal olarak. Temel haklarımızdan biri olan, iyi olma halimize bu derece büyük katkısı olan sanat alınıp satılıyor; emek var ve birilerinin bu emeğin karşılığını ödeyip, emekçilerin insanlık onuruna yaraşır hayatlar sürmelerini sağlamasına katkı sunması gerekiyor. Bu merkezi bir otorite yaptığında da sanatın bağımsızlığı, özgürlüğü sınırlanabiliyor. Sanatseverin bu emeğin karşılığını ödemesinin, kaynak yaratmak için kitle fonlaması gibi mekanizmaların devreye sokulmasının bağımsız, özgür sanat üretimi için çok kritik olduğunu düşünüyorum.

“Aklımızdaki sorulara hep birlikte cevaplar arayacağız”

· Hem bu rapor özelinde hem de ondan bağımsız olarak (kafanızda veya masanızda) -şimdi- sırada neler var?

Itır Erhart: Raporu anlatmak, tartışmak, paydaşlarla projeler üretmek var tabii. Onun haricinde cinsiyet eşitliğine, sürdürülebilirliğe ve sanatın dijitalleşmesine yönelik hayaller ve bazı somut adımlar var. Ne yaparsam yapayım bir yerlerinde sanat ve spor var tabii!

Özlem Ece: Şu anda masamızda çok heyecan verici bir proje daha var. An itibariyle rapordan yola çıkarak sektörden farklı uzmanlarla toplumsal cinsiyet eşitliğini konuşacağımız bir podcast serisine hazırlanıyoruz. “Eşit Bi’ Hayat” desteğiyle yayınlayacağımız 10 bölümlük seride, ilgi çekeceğine emin olduğum, kültür-sanatın pek çok disiplininden konuklarımız olacak. Toplumsal cinsiyet eşitliğini kültür-sanat dünyası içinden tartışmaya devam ederken, aklımızdaki sorulara hep birlikte cevaplar arayacağız. Duyurular için İKSV’nin iletişim kanallarını takip edebilirsiniz.

· Son olarak bugünlerde sizi her sabah yataktan uyandırıp güne salan, umutlu tebessümlere düşüren ne/lerdir; “Bana iyi geldi, bizi okuyanlar da nasiplensin” dediğiniz; hasbihal ettiğiniz müzik, sergi, film, tiyatro, fotoğraf veyahut bir anı gibi?

Itır Erhart: Geçtiğimiz günlerde katıldığım bir atölyede saha çalışması yaparken, notlar almanın yanı sıra görüşülen, birlikte vakit geçirilen insanları, ortamı şiirle, müzikle, resimle, kısa hikayelerle anlatma pratiği yaptık. O kadar iyi geldi ki. Bu pratiği hayatıma geçireceğim mutlaka. Yakın zamanda üzerine çok düşündüğüm, çok konuştuğum sergi “Ben, Sen, Onlar”; oyunlar (Yolcu Tiyatro) “Gomidas”, (DasDas Tiyatro)“Yalnızlar İçin Çok Özel Bir Hizmet”; ressam “Odd Nerdrum”, dizi (Ricky Gervais’in başrolünde) “After Life” oldu.

Özlem Ece: Bu aralar gazetecilik alanında Pulitzer ödüllü popüler bilim yazarı Natalie Angier’nin “Kadın – Sonsuz Coğrafya” başlıklı bir kitabını okuyorum. Kadınlığın halleri konusundaki yaygın klişeleri çürüttüğü bakış açısı bana çok iyi geldi. Dişi olmanın biyolojisini düşünmek isteyen herkese tavsiye ederim. Gelelim film/müzik/tiyatro önerilerine… Pedro Almodóvar’ın “Anneliğin Don Kişot’u” dediği filmi “Paralel Anneler”i izledim, tadı damağımda kaldı. Müzikte, Beats by Girlz’ün albümü “Benim Şehrim Benim Sesim”… Türkiye’nin farklı yerlerinden kadınların yaşadıkları şehri müzikleriyle yorumladıkları bir proje bu. Tamamı kadınlar tarafından üretilmiş orijinal şarkıların yer aldığı albüm tüm dijital platformlardan dinlenebilir. Geçen yılki “Dünyalılar! Sanat Gezegeni İyileştirebilir mi?” podcast serimizin sahibi Yiğit Özşener, Şahika Tekand’ın yazıp, yönettiği tek kişilik oyunu (Studio Oyuncuları) “Aşınma”ya devam ediyor, son zamanlarda izlediğim en etkileyici performans…

About admin

Check Also

Yıllar sonra bulundu: O eser 23 milyon euroya satıldı

Rönesans dönemi sanatçısı Michelangelo’nun yıllar sonra ortaya çıkan eskiz çalışması, müzayede evi Christie’s tarafından Fransa’nın …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.